Friday, December 15, 2017

Ancient heart of Turkey's biggest Kurdish city ripped up

*As published on Ahvalnews on 05.12.2017
https://ahvalnews.com/sur/ancient-heart-turkeys-biggest-kurdish-city-ripped

The world’s longest 24-hour curfew continues in my hometown.
The curfew that began in six districts of Diyarbakır’s ancient Sur neighbourhood has gone on for two years now. These six districts make up 75 hectares of Sur’s total 148 hectares, that is, about half of Sur.
The curfews started in August 2015 and lasted for just a few days at first, then sometimes for a week or 10 days. They became permanent days after the murder in the city of human rights lawyer Tahir Elçi. On Dec. 2, 2015, the sixth curfew notice was issued. Nine days later, on Dec. 11, 2015, the curfew was lifted for 17 hours, but has been in effect around the clock since then.
With the curfew, the fighting started. From Dec. 2, 2015 until March 10, 2016, Sur was under attack for a full 100 days. People in Sur were dying, and 7,000 years of history was being destroyed. Outside Sur, between the sounds of explosions, life continued in a half-dead way. Inside the ancient heart of the city, dozens of people died, many more were wounded.
Today, the exact number of dead and wounded is still not known. After the end of the operation, when it was still possible to repair Sur’s streets, homes, and neighbourhoods, the government decided to tear it all down instead. The demolition started in March 2016.

تركيا.. وكأن ما مضى ليس عامين، بل 1000 عام!

*As published in Ahvalnews on 02.12.2017
https://ahvalnews.com/tr/nurcanbaysal
لا زال أطول أنواع حظر التجوال في العالم مفروضًا ومستمرًا في بلدي.
في 2 ديسمبر 2015 بدأ حظر التجوال رقم 6 يطبق في 6 أحياء من منطقة سور التابعة لديار بكر جنوب شرق تركيا، وقد أكمل عامه الثاني منذ أيام.
تشغل تلك الأحياء الستة مساحة 75 هكتارًا من منطقة سور المقامة على 148 هكتارًا، أي إنها تعادل نصف المدينة.
وكانت فترات حظر التجوال -الذي بدأ في أغسطس 2015- تستمر لبضعة أيام في أول الأمر، ثم أصبحت تستمر ما بين أسبوع- 10 أيام أحيانَا. وقد تأبَّد هذا الحظر بعد مقتل رئيس نقابة محاميِّ ديار بكر السيد طاهر ألتشي؛ ففي 2 ديسمبر 2015 فرض حظر التجوال للمرة السادسة. وبعد 9 أيام، أي في 11 ديسمبر 2015 منحت السكان مهلة لمدة 17 ساعة ليخرجوا من منطقة سور. ولا يزال الحظر مستمرًا اليوم كما كان بالأمس.

Sanki 2 yıl değil, bin yıl geçmiş gibi…

Sanki 2 yıl değil, bin yıl geçmiş gibi…

*As published in Ahvalnews
https://ahvalnews.com/tr/sur/sanki-2-yil-degil-bin-yil-gecmis-gibi

Dünyanın en uzun sokağa çıkma yasağı memleketimde devam ediyor.
Diyarbakır Sur’un 6 mahallesinde, 2 Aralık 2015 tarihinde başlayan 6. sokağa çıkma yasağı bugün ikinci yılını doldurdu.
Bu 6 mahalle 148 hektar üzerine kurulu Sur’un 75 hektarına, yani yarısına tekabül ediyordu.
Ağustos 2015’te başlayan ve ilk başta birkaç gün, bazen 1 hafta-10 gün gibi sürelerle devam eden yasaklar, Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin öldürülmesinden sonra kalıcılaştı. 2 Aralık 2015 tarihinde yasak 6. kez ilan edildi. 9 gün sonra, 11 Aralık 2015’te, Sur’dan insanlar çıksın diye yasağa 17 saatlik bir mola verildi. Yasak o gün bugündür devam ediyor.
Yasakla birlikte bombardıman başladı. 2 Aralık 2015-10 Mart 2016 arası tam 100 gün Sur bombardıman altındaydı. Sur’da insanlar ölür, 7000 yıllık bir tarih yok olurken, Sur dışında da “bom, bom, bom”… sesleri arasında yaşam yarı-ölü bir şekilde devam etti. Onlarca insan öldü. Onlarca insan yaralandı.

Tuesday, December 12, 2017

Ben bu yazıyı yazacağım, muhtemelen siz okuduğunuzda inanmayacaksınız

Ben bu yazıyı yazacağım, muhtemelen siz okuduğunuzda inanmayacaksınız


“Ölüm acı, ama sevdiğinin cenazesinin verilmemesi daha acı. Yüzüne karşı alaycı bir şekilde cenazenin kurda kuşa yem edildiğinin söylenmesi ise, bu acının tarifi yok. Oğlum 93 doğumluydu. Askerliğini de yapmıştı. Askerden sonra dağa gitti. Bu yıl 5 Mayıs’ta oğlumun çatışmada öldürüldüğü haberini aldık. Televizyonlarda çıkmış ölüm haberi. Çukurca’da öldürülmüş. İnternete girdik, sosyal medyada, güvenlik güçleri tarafından kullanıldığı söylenen “kanlıkule” isimli twitter hesabından oğlumuzun parçalanmış cenazesinin resminin paylaşıldığını gördük.
Resimde özel timler ayakları ile basmışlardı oğlumuzun cenazesine. Taziyemizi kurduk. 20 gün sonra eşimle birlikte Hakkari’ye gittik. İlgili komutanla görüştük. ‘Cenazemizi almaya geldik’ dedik. ‘Cenazeniz yok, dereye attık’ dedi.  Dedim ki ‘Bak paşam, çocuğumu niye öldürdün demiyorum sana. Kirli bir savaşın içindeyiz hepimiz. Ama cenazemi bana vermekle mükellefsin. Çocuğum idamla yargılanmış olsaydı bile, mahkemesi bitmiştir artık. Benim ana baba olarak çocuğumu gömme hakkım var. Siz araziye gidip alamıyorsanız, ben gidip alayım çocuğumun cenazesini’ dedim. Hatta ‘gideyim tüm analar adına tüm cenazeleri alayım’ dedim. ‘Geçen hafta öldürdüklerimizi kediler köpekler yiyor alanda’ dedi. ‘Senin çocuğun var mı?’ diye sordum. ‘Bak ben çocuğumu kendim dağa yollamadım. Çocuğum dağa sizin yüzünüzden gitti.  Burası bir hukuk devleti ise benim çocuğumu gömme hakkım var. Dünya tarihi boyunca herkes gider, savaştan sonra cenazesini alır ve çocuğunu gömer.” Dedi ki ‘cenazeyi vereyim de 2000 kişi cenaze törenin de mi yürüsün?’ ‘
Oğlumu sessiz sedasız gömeceğim. Annesi bir parça kemik istiyor paşam. Bunu bize yapma’ dedim. ‘Yok, cenaze yok, dereye attık’ dedi. ‘Bak paşam sana yalvarıyorum, elini ayağını öpeyim, bize bu acıyı yaşatma’ dedim. ‘

Yıkıntılar arasında

Kaç yıldır artık yıkıntılar arasında yaşıyoruz bilmiyorum. Geçenlerde bir arkadaşım Sur’da bir yerden geçerken “burada eskiden şöyle bir ev vardı, hatırlıyor musun?” diye sordu. Dehşet içinde fark ettim ki hatırlamıyorum. Sanki uzun yıllardır bu yıkıntılar var, uzun yıllardır yıkıntılar arasında yaşıyormuşuz gibi…
Yine öyle hüzünlü bir Diyarbakır günü. Kayyımın her 10 metreye astığı “Her şey Diyarbakır için”, “İsteyince oluyor”, “Diyarbakır’a hizmet etmekten onur duyuyoruz”, “Daha güzel bir Diyarbakır için çalışmalarımız devam ediyor”, “İşimiz gücümüz Diyarbakır”… pankartları arasında Sur’a giriyorum. Önce yıkımın geldiği boyutu net görebilmek için yüksek bir binanın çatısına çıkıyorum. Karşımda yasağın hala devam ettiği, artık dümdüz bir arazi olan Xançepek (Gavur Mahallesi) var. Dört Ayaklı Minarenin arkasından itibaren bomboş bir arazi ve bu arazinin içine yeni yapılan saçma sapan beton birkaç ev. Öfke ve sızı her yanımı kaplıyor. Hemen sağda üstü Türk bayrakları ile kaplı, girmenin hala yasak olduğu Keçi Burcu görünüyor. Sadece 2 yıl önce Keçi Burcunun üzerinde kahve içtiğimizi düşünüyorum. Burcun çıkıntılarından Hevsel’e bakmak çocuklarımın en büyük keyiflerinden biriydi… Sızım ve öfkem artıyor.

Tuesday, December 5, 2017

TOKİ’ler ve Cenazeler

TOKİ’ler ve Cenazeler


Geçen hafta medyanın bir kısmında ufak bir haber geçiyordu:
“Şırnak’ta TOKİ’lerin yapıldığı alanda 2 cenaze daha bulundu”.
“Daha” kelimesini açalım. Ekim ayında Şırnak’ta yine TOKİ’lerin yapıldığı alanda bir cenaze “daha” bulunmuştu. Mayıs ayında yine Şırnak’ta TOKİ inşaatında 2 cenaze “daha” çıkarılmıştı. Mayıs ayında Nusaybin’de de TOKİ inşaatında cenazeler çıkıyordu. Ekim ayında Nusaybin’de TOKİ inşaatında bir cenaze “daha” bulunacaktı… Aynı şey Yüksekova ve Cizre için de geçerli. Kentler yıkılıyor. Cenazeler çıkarılmadan üzerine hızla TOKİ’ler inşa ediliyor. Sonra Kürtlere kemiğin, kanın, cenaze parçalarının üzerine yapılan evlere “git yerleş” deniyor.
Geçen hafta Karin Karakaşlı Duvar’da yazmıştı içinde bulunduğumuz “serbest kötülük” halini. Marina Abramovic’in  “Rhythm 0” adını verdiği gösteriden örnekle, “kötülüğün hiçbir cezaya maruz kalmadan, aslında tam bir cezasızlık ve sorumsuzluk iklimi içerisinde hızla yayılışının hikâyesini” anlatmıştı Karin Karakaşlı.[1]  Uzun süredir düşünüyorum da, kötülük hiç bu kadar serbest olmuş muydu?

Sunday, December 3, 2017

Kürt Çocukların Öfkesi

Son birkaç haftadır Kürt illerindeki okullardan geçen resimlerin içimde bıraktığı sızının tarifi gerçekten imkânsız. Belki de nedeni, bu görüntülerin beni anmayı sevmediğim, güzel anılarla hatırlamadığım çocukluğum ve okul dönemlerime götürmüş olması.  
Bir görüntüde alnına ay yıldız çizilmiş, eline bayrak tutuşturulmuş küçük Kürt çocuklar var. Siirt Kurtalan'ın Kayabağlar köyü ilkokulunda, öğretmenler çocukların alınlarına ay yıldız çizerek, ellerine bayrak verip evlerine bu şekilde göndermişler. Bismil’de bir okulda ise bu sefer, akıllı tahtaya yansıttığı Türk bayrağı önünde bozkurt işareti pozu veren öğretmen var. Bu öğretmen Kürt çocuklara eğitim veriyor. Bir başka resim ise Şırnak’tan. Tahtaya 3 şey yazılmış. İlki “Kürtçe konuşmayacağım”, ikincisi “ders içinde konuşmayacağım”, üçüncüsü “sınıfta kavga etmeyeceğim”. Yani en önemlisi sınıfta Kürtçe konuşmamak. Bu kavga etmemekten çok daha önemli öğretmenin gözünde.

لماذا تقوم تركيا بنشر قوات شبه عسكرية في مدنها

*As published in Ahvalnews on 12.11.2017
https://ahvalnews.com/tr/nurcanbaysal

عندما اضطرت الحكومة التركية إلى حماية القرى الكردية في جنوب شرقها في منتصف الثمانينيات من المتمردين المنتمين إلى حزب العمال الكردستاني، قام الرئيس تورغوت أوزال آنذاك بتفعيل نظام "حراسة القرى" الذي أنشئ في عام 1985. فقد قام هذا النظام بتجنيد القرويين، معظمهم من الأكراد أنفسهم، للعمل كقوة شبه عسكرية لحماية قراهم ومساعدة الجيش التركي. وحافظت تركيا على النظام منذ ذلك الحين، على الرغم من معارضة كل من جماعات حقوق الإنسان وأعضاء البرلمان التركي.
ووصولاً إلى التسعينيات، وصل عدد حراس القرى إلى حوالي 90 ألف حارس. وعلى الرغم من تباطؤ هذه العملية خلال العقد الأول من القرن الحادي والعشرين، فترة سلمية نسبياً، إلا أنه منذ اندلاع نزاع جديد بين تركيا والأكراد في أغسطس 2015، تسارعت وتيرة توظيف "حارسي القرى" بشكل متزايد مرة أخرى.

Saturday, December 2, 2017

Süryani halkının yalnızlığı

Süryani halkının yalnızlığı


Dün akşam vakitlerinde Midyat’a bağlı Derkube (Karagöl) köyünden bir telefon aldım. Derkube bir Süryani köyü. Telefonun ucundaki Süryani, ürkmüş bir şekilde bir yakınının başından geçen olayı anlatıyor ve bunu duyurmam için benden yardım rica ediyordu. Önce anlattıklarını kendisinden bir dinleyelim:
“Son 2 yıldır Bölgede Süryani köyleri de dâhil birçok köyde operasyonlar var. Operasyona çıkan askerler sık sık köylere de geliyorlar. Aslında askerlerle şimdiye dek büyük bir problem yaşamadık. Geçenlerde zırhlı araçlarla köye geldiler. ‘Su içebilir miyiz’ diye sordular, su verdik. Köyümüzde 1600 yıllık bir kilise var. Kilisenin içini görmek istediler, ‘buyurun’ dedik. Kapıdan bakıp gittiler. Ancak geçen hafta şöyle bir olay yaşadık. Engelli bir yakınım var. Kendisi keçi otlatırken köyün mezrasında bir grup asker ve korucu ile karşılaşıyor.  Korucular ‘burada hiç PKK’li gördün mü?’ diye soruyorlar. Yakınım ‘hayır bir şey görmedim’ diye cevaplıyor. Koruculardan biri başına silahı dayayarak ‘seni öldüreceğiz’ diyor. Köye doğru gidiyorlar, telefonla arayınca yakınımın abisi geliyor. Korucular ‘siz bu dağlarda militan besliyorsunuz, sizi de karılarınızı, kızlarınızı da yaşatmayacağız, yok edeceğiz sizleri’ diye tehdit ediyorlar. Korkunç hakaret ediyorlar. Komutan da geliyor, o da sert davranıyor. Korucular ‘eğer bu civarda herhangi bir PKK’linin izine rastlarsak sizi gelip tarayacağız’ diyerek köyden ayrılıyorlar.”

Kürt’ün gasp edilen iradesinde “yeni bir gelişme yok”

Diyarbakır’da artık değişmeyen mutsuz sabahlardan biri daha. Tüm bu olumsuzluk ve mutsuzluk bulutu arasında, ayağa kalkmak için enerji toplamaya çalışırken telefonuma bir mesaj geliyor. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinden gelen mesajda şöyle yazıyor:
“1 yıldır size hizmet etmekten daima onur duyduk. Sizlerle daha güzel günlere… Cumali Atilla Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı”.
Güleyim mi ağlayayım mı gerçekten bilemiyorum. Seçtiğimiz Belediye Başkanı asılsız suçlamalarla cezaevine atıldı. 1 yıldan fazladır cezaevinde ve yarın Malatya’da duruşması var. Koltuğu zorla gasp edildi. Ve bu zorla oturulan koltuktan, iradesi gasp edilmiş halka bu mesajı atabilmek… Kayyım gerçekten kendisini bu şehrin belediye başkanı mı sanıyor? Yürürken, arabayla geçerken, herhangi bir şekilde bu şehirdeki insanların hiç mi yüzüne bakmıyor, yüzlerdeki derin hüzün, mutsuzluk ve öfkenin hiç mi farkında değil?

Wednesday, November 29, 2017

Why Turkey is posting paramilitary forces to its own cities

Why Turkey is posting paramilitary forces to its own cities


*As published in Ahvalnews on 12.11.2017
https://ahvalnews.com/pkk/why-turkey-posting-paramilitary-forces-its-own-cities


When the Turkish state needed help protecting Kurdish villages in its southeast region in the mid-1980s from insurgents belonging to the Kurdish-separatist Kurdistan Workers' Party (PKK), then-president Turgut Özal began a “village guard" system. The controversial system, established in 1985, recruited villagers – mostly Kurdish themselves – to act as a paramilitary force both to protect their villages and to aid the Turkish military. The Turkish state has kept the system in place since then, despite opposition from both human rights groups and from within the Turkish parliament.
The number of village guards was around 90,000 in the 1990s. Even though recruitment slowed down during the 2000s – a relatively peaceful period – from the outbreak of new conflict in August 2015 recruitment began to gain speed once again. Unfortunately, there is no precise data on the number of recruits today. The most recent figures from the General Directorate of Provincial Administration are from February 2014. According to those numbers, in 2014 there were 47,800 temporary village guards in addition to 25,000 voluntary village guards in 22 provinces.

Yeni savaşın yeni Korucuları

Yeni savaşın yeni Korucuları

*As published in Ahval on 12.11.2017
 https://ahvalnews.com/tr/korucular/yeni-sava%C5%9F%C4%B1n-yeni-korucular%C4%B1


Koruculuk sistemi kurulduğundan bu yana oldukça tartışmalı bir konu oldu. Hayata geçirildiği 1985’ten bugüne 32 yıl boyunca, insan hakları kuruluşlarının güçlü karşı çıkışları ve parlamentodan çıkan birtakım karşı duruşlara rağmen, koruculuk sistemini devlet ısrarla sürdürdü.
1990’lı yıllarda sayıları 90 bine kadar çıkan korucuların sayısı, 2000’li yıllarda kısmen azalsa da, 2015’te savaşın tekrar başlaması ile hızla artmaya başladı.
Bugün korucu rakamlarına ilişkin elde net bilgiler maalesef mevcut değil. En son Şubat 2014’te İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nün açıklamasına göre 22 ilde toplam 47.800 geçici köy korucusu bulunuyordu. Buna ek olarak da yaklaşık 25 bin civarında da gönüllü köy korucusu olduğu tahmin ediliyordu.
Ancak hem bu rakamlar hem de koruculara ilişkin “geçici”, “gönüllü”, “köy korucusu” gibi nitelikler PKK ile savaşın tekrar başladığı 2015 yılından sonra değişmeye başladılar.

Monday, November 20, 2017

Sisi kod adlı terörist

Sisi kod adlı terörist


2016’nın Nisan başıydı. Devletin ajansı AA büyük bir haber geçmişti. Haberde “Sisi kod adlı teröristin sağ ele geçirildiği” yazıyordu. Yandaş medya da büyük puntolarla vermişti haberi.
7 Nisan’da 77 yaşındaki Sisi kod adlı terörist “örgüt üyeliği” iddiası ile tutuklandı. 3 ay sonra, 23 Haziran 2016’da sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. Ancak 10 ay sonra görülen duruşmada, “Örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” suçlaması ile 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı. 8 Nisan 2017’de cezasının infazının onaylanmasının ardından aynı suçlamadan yargılanan oğlu Zafer Bingöl ile birlikte, tekrar tutuklanarak Muş E Tipi Kapalı Cezaevine götürüldü. 
Yandaş medyanın Sisi adını taktığı teröristi bir de benden tanıyın:

Felek’in kaderi farklı olabilirdi!

Felek’in kaderi farklı olabilirdi!

Muhtemelen duymadınız ismini. İsmi Felek Batur, 7 yaşındaydı. 2 gün önce Siirt’te zırhlı aracın altında kalarak öldü.
Sadece birkaç haber sitesinde, 2-3 cümle ile geçen haberden öğrendiğimiz şu: Felek, kardeşi ile el ele sokakta yürüyormuş. O sırada mahalleye giren zırhlı araç, Felek’i ezip geçmiş. Felek oracıkta kaybetmiş yaşamını. Kardeşi şans eseri yara almadan kurtulmuş diyor haberler. O kardeşin ömür boyu taşıyacağı bir yürek yarasıyla kaldığını es geçerek. Haberler mahallelinin olaya tepki gösterince, polislerin “neden çocuklarınız dışarı çıkıyor” diye mahalleliye çıkıştığını yazıyor. Bir de Felek’in babası şöyle söylemiş haber ajanslarına: “Kızımın tek bir fotoğrafı dahi yok.”

Thursday, November 16, 2017

Osman Kavala, bir iyi adam


Osman Kavala, bir iyi adam

Bu sabah sivil toplumcu, işadamı, Osman Kavala’nın gözaltına alındığını öğrenerek uyandım. Onunla ilgili birçok şeyi biliyorsunuz zaten, ben bilmediklerinizden bahsedeyim.
Osman Kavala ile yaklaşık 16 yıl önce sivil toplum çalışmaları sırasında tanıştım. O zamanlar aktif olduğum kadın çalışmalarına Osman Kavala da yoğun destek veriyordu. Daha sonra kültür sanat alanında yaptığı birçok çalışmanın ya içinde bulundum ya da bir ucunda yer aldım. Yıllar boyunca Kars’tan Muş’a, Diyarbakır’a, Antep’e, Antakya’ya, Mardin’e, Erivan’a, İç Anadolu’ya, Çanakkale’ye, Bursa’ya… ülkenin birçok yerinde aynı masa etrafında bir araya gelemeyecek birçok insanı kültür-sanat çalışmaları ile nasıl bir araya getirdiğine şahitlik ettim. Sadece kültür-sanat çalışmaları da değil, çocuk hakları, mayın mağdurları, yoksulluk, kalkınma çalışmaları, LGBT bireylerin hakları, Kürt sorununun ve Ermeni sorununun diyalogla çözümü, demokrasi, özgürlük, adaletin tesisi…
Öylesine çok ve farklı alanlarda katkı sundu ki bu ülkeye.  Kurucusu olduğu Anadolu Kültür, Anadolu’nun dört bir yanından yerel sanatçıları destekledi, yerel kültürlerin ortaya çıkarılmasında çaba sarf etti. Genç sanatçılara destek verdi. Anadolu şehirlerinde üretilen kültür sanatı diğer şehirlerle buluşturdu. Çocuk hakları için uzun yıllar uğraş verdi. Savaşın ortasında çocuklar için fotoğraf atölyeleri düzenledi. Edebiyat, sinema günleri düzenledi. Üniversitelerde sinema kulüplerinin kurulmasına destek verdi.

Sur’da sonbahar

Uzun bir yazdan sonra sonunda sonbahar geldi. Yapraklar yavaş yavaş dökülmeye başladı. Sur’un ana caddesi Gazi Caddesi hareketli. Cadde girişindeki polis kontrol noktaları ve Sur’a açılan tarihi kapılardaki barikat ve kontrol noktaları artık hayatımızın bir parçası. Bazen bunlardan önceki hayatı, 2 yıl öncesini hatırlamak için zihnimi zorlarken buluyorum kendimi…
Neredeyse her öğlen yaptığım gibi, bu öğlen de barikatların ve eli kalaşnikoflu polislerin arasından, Tek Kapı’dan geçerek giriyorum Sur’a. Aydın Büfe'de bir sandviçten sonra Sur içlerine doğru yürümeye başlıyorum. Yeni düzenlenen ve gösterişli bir park yapılan İçkale tarafına ayaklarım gitmiyor. Sur’un bildiğim, eski sokaklarına dalıyorum. Kilimci Hasan ustayı görüyorum. Kürsüyü uzatıyor, kırmıyorum, çaylar geliyor. Birkaç esnaf daha toplaşıyor. Gündem Güney'deki referandum. Türkiye’nin tavrı Kürtleri bir kez daha öfkelendirmiş görünüyor. “Gerekirse gider Güney için de savaşırız” diyor usta. Gözünden bir gölge geçiyor. Muhtemelen Rojava’da kaybettiği yeğeni aklına düşmüş olmalı diye düşünüyorum. Başka bir esnaf; "Kimse Kürtlere bağımsızlığı altın tepsiyle sunmuyor, her şey şehitlerimizin kanıyla oluyor, Kürtlere söz söyleme hakları yok" diye ekliyor.

Kürdü çıplak soymak


"Bütün köy bir eve sığınmıştık. Üst üste. Askerler geldi. Kocamı dışarı çıkardılar. Soydular herkesin içinde. Dövdüler dipçiklerle. Ben bayılmışım o sırada. Kocamın üzerinden tankla geçmişler. Ertesi gün kocamın etlerini yerden kazıdım”.
Bu sözleri, Tatvan’ın 1990’larda yakılan köylerinden birinde dinlemiştim. Uzun yıllar çalıştığım bu köylerin hikâyesini daha sonra O GÜN ismi ile bir kitapta topladım. Kürdü çıplak soymak bir devlet geleneği şeklinde O GÜN bugündür devam ediyor.
2015’te bu gelenek tekrar hortladı.

Çocuklar öldüler, peki bundan sonrası?

Karanlık bir dönemdi. Şehrim bombardıman altındaydı. Gündüz Sur’a koştuğumuz,  Sur’da yaşananları duyurmaya çalıştığımız, akşamları eve utançla döndüğümüz günler. Sadece Sur değil, Şırnak’tan, Cizre’ye, Silopi’ye, Nusaybin’e, Silvan’a… Çocukların öldüğü günler.
Duvarlarımıza ırkçı yazıların yazıldığı, geceleri “Ermeni piçi” anonslarıyla birlikte, “ölürüm Türkiyem” şarkılarının dinletildiği günler. Yüz binlerce insanın sırtlarında yatak, döşekleri evlerini terk etmeye zorlandığı günler.
Güvercinlerin, ineklerin bile kurşunlandığı günler. İnsanların “hayvanlarımızı niye vuruyorsunuz, onlar da Kürt mü” diye haykırdığı günler. Yerde cenazelerin olduğu günler.

Thursday, November 2, 2017

Zini’nin kemikleri

Zini’nin kemikleri


8 Ağustos 1938 sabahı. Sabahın erken saatlerinde askerler, o zaman Dersim sınırları içerisinde olan (bugün Erzincan sınırları içerisinde) Surbahan ve çevre köylere gelirler. 100 kadar Alevi erkeği, devrilen bir kamyonu kurtarma bahanesi ile toplarlar. Köylüler üç gün bir ahırda tutulurlar. Aralarında şehir esnafından kişiler olduğu gibi ortaokul öğrencileri, muhtarlar, çeşitli mesleklerden insanlar da vardır.  3 gün sonra 100’e yakın köylü iplerle birbirlerine bağlanırlar. Köylülerin yakınları, çoluk çocuk, kadın herkes bağrış çağrış feryat içindedirler.  
“Siz Kızılbaşsınız” denerek yürütülürler, ta ki Ovacık sınırında olan 3200 metredeki Zini Gediği’ne kadar. Burada kurşuna dizilirler. 3 kişi kaçabilir. İkisi yakalanır, başları taşla ezilir. 1 kişi ise kaçabilir ama bağırsakları dışarıdadır, bir müddet sonra ölür. Katledilen köylülerin cesetleri öylece bırakılır ortada. Yasak bölge olduğu için yıllarca kimse gidemez Zini Gediği’ne. 1950’li yılların başında ancak insanlar gidebilirler. Ve orada üst üste yığılmış kemikleri görürler.

Kürt düşmanlığına karşı Kürtlerin birliği

“Sen kaşındın Barzani”
“İsrail Barzani’yi kurtaramaz”
“Referandum yok hükmünde”
“Sorumlusu hesap verir”
“Kaos sandığı”
“Sonrasını Barzani düşünsün”
“Üçlü kıskaç”
“Yazık olacak”
Irak Kürt Bölgesel Yönetiminde dün yapılan referanduma ilişkin Türkiye gazetelerinin manşetleriydi bu sözler. Akit gibi kimi gazeteler daha da ileri giderek Barzani’nin kafası koparılmış karikatürlerini yayınladı.  Irkçı, milliyetçi, şoven söylemleri ile CHP ise bizi yine şaşırtmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan baktı ki referandum oluyor, bu sefer  “Vana bizde”, “bir gece ansızın gelebiliriz”…diye kükremeye başladı.  Barzani’yi “köpek” diye çağıran başdanışmanı anmak bile istemiyorum. Bu mide bulandırıcı dil ve üslup, Türkiye devletinin ne şekilde nasıl insanlar tarafından yönetildiğinin de bir göstergesi elbet. Vanalar kapanır mı, o vananın ucu artık hangi memlekete gider, bir gece ansızın neler neler olur, ömrümüz yeterse bunları göreceğiz elbet.