Tuesday, August 15, 2017

Lale devrinin sonu

Lale devrinin sonu

Nisan ortalarında gazeteler büyük harflerle geçmişti bu önemli haberi: “DİYARBAKIR’DA LALE DEVRİ BAŞLADI.”
Şehrin dört bir yanına yüz binlerce lale dikilmiş, özellikle her iki tarafında Kolordu, Jandarma ve MİT Bölge Başkanlığı binaları bulunan Elazığ yolu sarı, pembe lalelerle donatılmıştı.
Ancak gel gör ki, bir müddet sonra bu görüntüye bakan devlet erkânını sarı laleler rahatsız etmeye başladı. Sarı lale, kırmızımsı gibi duran pembe lale ve yeşil çimlerle birleşince Kürt renkleri gibi anlaşılabilirdi. Çözüm bulundu. Bir gecede sarı lalelerin kafaları koparılıverdi. Ertesi gün, her gün işe gitmek için aynı yolu kullanan bendeniz dahil olmak üzere Diyarbakırlılar  büyük bir şaşkınlık içindeydik. Sarı laleler bir gecede yok olmuştu. Sosyal medya aracılığı ile sarı lalelerin başlarının koparıldığı duyulunca, kayyum tarafından yönetilen belediyeden açıklama gecikmedi. Açıklama şöyleydi:

Olay yerini boşaltın, bir şey yok; sadece 2 Kürt çocuk uyurken ezilmiş!

Olay yerini boşaltın, bir şey yok; sadece 2 Kürt çocuk uyurken ezilmiş!


Geçen hafta röportaj yaptığım bir öğretmen annesinin ölümünü anlatırken şöyle demişti:
“Annemi Sur’da operasyonların bittiği Mart ayında kaybettik. Şehirde cenaze aracı bulmakta zorlandık, çünkü o kadar çok cenaze vardı ki. Hastaneye gittik, annemin cenazesi orada duruyordu. Hemen yanında da başka bir cenaze vardı. Olaylar sırasında ölen 2 çocuk babası bir adamın cenazesi olduğunu öğrendik. Hala kefeninden kan damlıyordu. Biz gözümüzün yaşını sildik, annemiz için ağlamaya utandık. Çünkü annem normal ölmüştü. Annemiz için ağlamaya hakkımız olmadığını düşündük, utandık annemiz için ağlamaya, çünkü utanacak o kadar çok şey oluyordu ki… Kimse kaderiyle ölmüyordu. Kaderinle ölmek buralarda lüks.”
Uzun süredir Kürtler için kaderinle ölmek bir lüks haline geldi. Sadece bu öğretmen değil, şehirde hangi arkadaşımın anne babasının ya da yaşlı birinin taziyesine gitsem insanların dilinde hep aynı şey var: “Buna da şükür. Yaşadılar, kaderleriyle gittiler.”
Silopi’de bir panzerin evlerine girmesi sonucu uykudayken ölen Muhammed ve Furkan’ın resimlerine bakınca aynı şeyi hissettim. Utanılacak ne çok şey var, utanılacak ne çok ölüm var bu ülkede!

Alipaşa ve Lalebey yıkılıyor: “Sanki biri ölmüş gibi”

Alipaşa Diyarbakır’ın üzerine şarkılar, türküler, şiirler yazılmış en eski mahallerinden biri.  2010 yılında Büyükşehir Belediyesi, Sur Belediyesi ve Bakanlık arasında yapılan protokol ile Suriçi’nin bu tarihi bölgesi kentsel dönüşüm kapsamına alındı.  Sonradan Alipaşalıların boşaltmaya karşı direnişi ile geri adım atıldı ve kentsel dönüşüm projesi durduruldu. O dönem mahalledeki yapıların bir kısmı boşaltıldı ve yıkıma terk edildi. Bu boşaltılan yapılar kimi zaman mahalle için de tehlike arz etti.
Sokağa çıkma yasakları sırasında Sur’un bir kısmının yıkılmasıyla birlikte, 21 Mart 2016’da Suriçi’nin yüzde 82’si çıkarılan bir Bakanlar Kurulu kararı ile kamulaştırıldı. Bu karara karşı Danıştay’a başvurulmasına rağmen kamulaştırma itirazları kabul edilmedi.

Friday, May 19, 2017

Amedspor ve direniş!

Amedspor ve direniş!

Amedspor’un son lig maçındayız. Eğer bugün Amedspor-K.Maraşspor’u mağlup ederse ve aynı saatlerde İstanbul’da oynanacak İstanbulspor-Sivas Bedelediyespor maçında İstanbulspor mağlup olursa Amedspor şampiyonluğunu ilan edecek.
Futboldan anlamam, ilgilenmem. Futbolla bugüne kadar ki tek ilgim Amedspor oldu. Daha doğrusu son 2 yıldır, Bölgede savaşın şiddetlenmesi ile Amedspor’un yaşadıkları bu ilgimi arttırdı.
Amedspor’un geçen yıldan beri yaşadıkları malum. Son 2 yılda her türlü ayrımcılık ve ırkçılıkla karşılaştı. Futbol sahasını bir spor sahası yerine savaş sahası sanan onlarca futbolcu Amedspor’a karşı spor etiği içine sığmayan davranışları nedeniyle cezalandırılmazken, Amedspor barış sloganları nedeniyle sürekli cezalandırıldı. Kimileri utanmadan Amedspor’a asker selamı verdi, kimileri “güvenlik gerekçesi” göstererek Amedspor taraftarlarına sahayı kapattı, gittiği birçok deplasman maçında “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları atıldı, Türk bayrakları açıldı. Birçok maçta ırkçı söylemlerle karşılaştı. Yöneticileri protokol sıralarında dövülerek linç edilmeye çalışıldı.

Onların KHK’sı varsa, bizim de azmimiz, cesaretimiz ve direnme kararlılığımız var!

Geçen gün Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nden ihraç edilen bir arkadaşımla karşılaştım. İhraç edildikten sonraki süreci konuştuk. Doğrusu morali ve keyfi yerindeydi. Şuan sanatla ilgili ufak bir girişim kurmaya çalışıyor. Gülerek “kayyım aslında bizi işten atmakla bize yardım etti, baksana hepimiz girişimci olmaya başladık” dedi.
Arkadaşım tek değil elbet. Diyarbakır’da ve bölgede binlerce öğretmen, sağlık emekçisi, belediye çalışanları, belediyeye bağlı merkezlerde çalışan tiyatrocular, sanatçılar KHK’lar ile işten atıldılar. Gazeteler, TV’ler kapandı. Birçok gazeteci ve televizyoncu işsiz kaldı. Bu atılmalar,  Bölgedeki çoğu sivil toplum örgütünün de kapatılması ile birleşince şehirdeki ve bölgedeki işsizlerin sayısı epey yükseldi. Bunların çoğu nitelikli, eğitimli, donanımlı işsizler. İçinde şehrin en becerikli mimarları, şehir plancıları, sanatçıları, en deneyimli öğretmenleri, Hemşireleri, habercileri, fotoğrafçıları, müzisyenleri, oyuncuları, doktorları var.
İlk şok atlatıldıktan sonrasında gelişenlere bakalım:

Tuesday, May 16, 2017

Bir zulümler ülkesi: Roboski’den, Ankara’ya, Dersim’den, Bodrum’a…

Dün akşam Roboski’de yaşayan barış aktivisti ve vicdani retçi Yannis Vasilis Yaylalı’nın gözaltına alındığını sosyal medyadan öğrendim. Yannis Vasilis Yaylalı, Uludere’de Roboski ailelerinden bir büyükbabanın cenazesine Bulakbaşı köyüne giderken gözaltına alınmış. 1 saat sonra Vasilis’in yoldaşı, barış aktivisti Meral Geylani aradı ve gözaltı değil, Vasilis’in direkt tutuklandığını söyledi.
Vasilis daha önce de defalarca gözaltına alınmıştı. En son Roboski katliamının yıldönümünde gözaltına alınarak serbest bırakılmıştı. Buna savcılık tarafından itiraz edilmesi üzerine Şırnak Sulh Ceza Mahkemesi tarafından tutuklama kararı verilmiş.

Türkiye’de Ezidiler ne durumdalar?

3 ağustos 2014’te IŞİD’in Şengal’e saldırması sonucu yüz binlerce Ezidi evlerini yuvalarını terk etmek zorunda kaldılar. On binlerce Ezidi sınırı geçerek Türkiye’ye geldi. Bu Ezidiler için Bölgedeki belediyeler olağanüstü bir çaba ile kamplar kurdular. Silopi’den, Şırnak’a, Diyarbakır’a, Batman’a, Siirt’e kadar geniş bir alanda bu kamplar kuruldu. Zor bir dönemdi. Kampları oturtmak hiç de kolay olmadı. Belediyelerin, sivil toplum örgütlerinin, gönüllülerin çabasıyla kamplarda okullar kuruldu, sosyal faaliyetler başladı, kadınlar için üretim atölyeleri oluşturuldu, sağlık merkezleri kuruldu, psikolojik destek verildi, kamplarda kadın merkezleri oluşturuldu. O dönem bu kamplarda çalışan gönüllülerden biri olarak süreci yakından takip edebildim.

Kürtler zulme, baskıya boyun eğmedi, bu da size dert olsun!

Referandum süreci boyunca ‘Hayır’cılar da ‘Evet’çiler de argümanlarını Kürtler üzerinden oluşturup, kendilerini Kürt Sorunu üzerinden konumlandırdılar. Ancak ağır medya baskısı, Kürt illerinde gerek medyanın, gerek sivil toplum örgütlerinin çoğunun susturulmuş olması nedeniyle, bu süreçte Kürtlerin ne düşündüğünü Türkiye genel olarak duymadı. Bu konuda  algı operasyonları hem batıda hem de bölge içinde devam etti. Yok efendim Kürtler evet diyecekmiş, oy vermeye gitmeyecekmiş… Bunun için iktidarın yereldeki görünür ve görünmeyen ayakları yoğun bir propagandaya giriştiler. Son saatlere kadar hala Diyarbakır’da bu kişiler “Evet de çıksa Hayır da çıksa bizim için fark etmez, tek adam gelirse Kürt sorunu daha rahat çözülecek” gibi argümanlarını devam ettiriyorlardı. Başta HÜDA-PAR olmak üzere bazı Kürt grupların Erdoğan’a çalıştığını belirtmeye zaten gerek yok sanırım.

Bir "hain" ve "terörist" olarak HAYIR diyorum!

Bu referandum sürecinde her türlü rezilliği gördük.  Evet propagandası, kampanyaları, bez dövizleri, pankartları iktidar eliyle tüm ülkeyi sarıp sarmalamışken, HAYIR diyenler gözaltına alındı, darp edildi, işten atıldılar. “Hain”, “terörist”, “darbeci”  ilan edildiler. Yalan, iftira, tehditler dolu bir “Evet” kampanyası yürüttü iktidar. Yandaş medya, TV kanalları, gazeteler, yandaş sivil toplum örgütleri, oda ve borsaların, rektörlerin çoğunluğu iktidara çalıştı. Ellerindeki tüm bu fütursuz güç ve yaptıkları baskılara rağmen yine de  HAYIR çok güçlü, ve bunu anlamakta zorlanıyorlar.
O zaman onlara kısaca anlatalım, neden HAYIR diyoruz:

Açlık grevinde bir oğul

Odaya giriyorum. Odada bir sürü kadın hepsi siyahlar içerisinde. Anneye doğru yöneliyorum. Siyah gözlü, siyah başörtülü, dimdik bir kadın. Sarılıyorum. Doğrusu ne diyeceğimi de bilmiyorum.
Aysel İlhan, Şakran Cezaevi’nde açlık grevine giren mahkûmlardan Aslan İlhan’ın annesi. "Bugün 52. gün, ben saydım" diyor. En son 10 gün önce Kızıltepe’den İzmir’e, oradan da Şakran’a oğlunu görmeye gitmiş. Sadece 15 dakika görüş izinleri varmış.
“Buradan oraya kadar gidiyorsun, sadece 15 dakika mı!” diye isyan ediyorum. “Evet” diyor “sadece 15 dakika.” “Ama bu sefer 15 dakikayı bile dolduramadım. Çünkü oğlumun durumu çok kötüydü. Onu konuşturmak istemedim. 2 gardiyan kollarından tutmuştu. Duvarlara tutuna tutuna görüş odasına getirdiler. Mide kanaması geçiriyordu. Görme yetisini kaybetmeye başlamıştı. Sadece çok yakını görebiliyordu.”

Sunday, April 23, 2017

Bir Erdoğan geçti şehrimden…

Bir Erdoğan geçti şehrimden…

Dün geceden beri helikopterler şehrin tepesinde dönüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan gelecek diye şehir 1 haftadır alarmda. Birçok yol kapatılmış, her yer afiş, pankart ve bayraklarla donatılmış durumda. Hepsi birden üstünüze üstünüze geliyor.
Herkes birbirini uyarıyor, “Aman ha bugün dışarı çıkmayın, her yer alt üst” diye. Ancak ben yine merakıma yenik düşerek dışarı çıkma hatasında bulunuyorum. Pankart sektörü kendini aşmış durumda. Şehirdeki üst geçitlere bile bugün pankart giydirilmiş. Şehre giriş yollarındaki her köşe başında tank, toma, asker ve polisler var. Askerlerin elindeki kalaşnikoflar geçen arabalar ve insanlara doğrultulmuş, eller hep tetikte. Hani yanlışlıkla parmağı değse ölüp gideceksin oracıkta.

“Büyük Savaşı” yaşayanların “EVET” demeleri mümkün mü?


Diyarbakır’da şehrin her tarafını “evet” pankartları ile kaplamışlar. Çeşit çeşit bu “evet”ler:
“Alnımız Ak, Başımız Dik, Dik Duruşlar İçin EVET.”
“Milli Birlik ve Kardeşlik İçin Evet.”
“Kararımız Net, Oyumuz Evet.”
“İstikbalimiz İçin Evet.”
“Barış İçin ve Daha İyi Bir Toplumda Yaşamak İçin Evet.”

Kemal

Kemal

2 gündür Kemal Kurkut’un  resimlerine bakıyorum. Newroz sabahını düşünüyorum. Kemal evimin sadece 500 metre ötesinde vurulduğu sıralarda çocuklarıma kahvaltı hazırlıyordum muhtemelen. Sonra Newroz için giyindik. Yürüyerek alana gittik. Meğer Kemal ölmüş o ara.
Newroz’da “bir canlı bombanın etkisiz hale getirildiğini” duydum, o kadar! Nasıl oldu da canlı bombayı yakalamışlar diye düşündüm, o kadar!
Gün boyu bir daha da düşünmedim, o canlı bomba kimdi diye…

Newroz mesajı: Buradayız, ayaktayız ve politikalarınıza “HAYIR” diyoruz!

Oldukça soğuk bir Newroz sabahı. Yürüyerek alana ulaşıyoruz. İkinci güvenlik aramasında sıkıntı yaşıyoruz. Newroz tertip komitesi tarafından gönderilen isimliklerimizin üzerindeki 2 resmin yasaklandığını söylüyor polis.  İsimlik üzerinde yazan Newroz 2017 yazısının yanında bulunan Demirci Kawa resmi ve ismimin altında bulunan zafer işareti resimleri yasaklanmış. “Nasıl yani, zafer, barış işareti de mi yasak?” diye soruyorum.  Polis Demirci Kawa resmini yırtıyor, “Bu yasak” diyor, zafer işareti resmini de alta doğru kıvırıyor, “Bu da görünmesin, yoksa geçemezsiniz”  diyor. Devletin Demirci Kawa ve barış işaretinden korktuğu günlerden geçiyoruz.
Uzun bir yürüyüşten sonra alana ulaşıyoruz. Soğuk ve yağmura rağmen yüz binler alanı doldurmuş. Onları görünce umutlanıyorum. “Bravo Amed, bravo!” sözcükleri dilimden dökülüyor. Alanda kadın aktivistlerden birini görüyorum. “Bak, bu insanlar ölümü göze alarak buraya geldiler” diyor.  Uzun süredir şehirde Newroz alanında saldırı olabileceğine ilişkin endişeler vardı. Buna rağmen alanı dolduran kalabalığı görmek herkesi mutlu ediyor.

Kıyamet benzeri bu tablo, uzakta değil, senin ülkende!

Kıyamet benzeri bu tablo, uzakta değil, senin ülkende!

“25 Şubat'ta ailem savcıya çağrıldı. Savcı, ablamın bedeni olarak bize üç küçük kömürleşmiş parça verdi.”(rapor sf.8)
Bu sözler 2016 Ocak ayında Cizre’de öldürülen bir kadının erkek kardeşi tarafından BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'ne (BMİHYK) verilen bir beyanat.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin geçen hafta basına açıkladığı “Türkiye’nin Güneydoğusunda İnsan Hakları Durumu Raporu” buna benzer beyanatlar, uydu görüntüleri analizleri, resmi kayıtlar, belgeler, tanıklarla yapılan görüşmeler, fotoğraflar, ses kayıtları… gibi birçok bilgiye dayanarak hazırlanmış. BM’den gelen bu ses geç bir ses ama kıymetli bir ses. Rapor neler söylüyor kısaca bakalım:

İsveç’ten Türkiye’ye bakmak

Uluslararası Sol Forum’un Kürt Forumu ile birlikte organize ettiği bir panel için Stockholm’deyim. Stockholm’de soğuk bir hava var.   Panele ilgi büyük.
Türkiye’nin içerideki korkunçluğu dışarıya olduğu gibi yansıyor. “Eskiden yazları Datça’ya giderdim, artık gitmiyorum, hem korkuyorum hem de açıkçası bu zalim devlete para kazandırmak istemiyorum” diyenler, “Türkiye’de işkence ne boyutta?” diye soranlar, “Kürt illerinin yıkık halini gördüğüm günden beri uyuyamıyorum” , “Bu devlete hakkım helal değil” diyerek iç dökenler…

Kayyum, kadınlar ve 8 Mart

Kürt illerine atanan kayyumlar ilk olarak kültür ve kadına yönelik çalışmalarla “ilgilendiler.” İlgiyi elbette mecazi anlamda söylüyorum. Kürt kültürüne ilişkin belediyelerin yaptığı tüm çalışmaların büyük çoğunluğu sona erdirildi. Bu alanda çalışan belediye görevlileri işten atıldılar ya da uzaklaştırıldılar. Kayyumların Kürt kültürü, dili, tarihine ilişkin nefretini anladık da, kadın çalışmalarından niye bu kadar rahatsızlar bir de buna bakalım.

Kayyum kadından ne ister?

Thursday, March 23, 2017

Xerabê Bava ve Talatê: Yıkık, yanık evler, parçalanmış cenazeler…

DTK, HDP ve BDP’den oluşan bir heyetle birlikte Xerabê Bava (Kuruköy) ve Talatê (Doğanlı)  köylerine gidiyoruz. Meşe ağaçları ile dolu derin vadileri geçiyoruz. Muhteşem güzellikteki vadilerin arasında küçük köyler var. Sümerlerden kalan 5000 yıllık bu köylerin hemen hepsi tarihi yapılarla dolu. Köy evlerinin çoğu da yüzyıllar öncesinden kalmış taş evlerden oluşuyor. Derin vadiler arasında kıvrılarak giderken, yol üzerindeki trafik işaretlerinin üzerine büyük harflerle yazılmış olan JÖH yazıları bizi karşımızdaki muhteşem güzellikten uyandırıyor.

“Mamoste yok, teacher var”


“Mamoste yok, teacher var”

Bu sözler Diyarbakır’da kapatılan çocuk kreşi Zarokistan’a (çocuk yurdu) giden küçük bir çocuğa ait. Açıldığı günden beri Zarokistan’a devam eden Zeliş, anadilinde eğitim aldığı kreşinin kapatılması ile bir travma yaşıyor. Arkadaşım kızının yaşadığı durumu şöyle anlatıyor:
“Çocuklar dersteyken okulun etrafını zırhlı araçlar çeviriyor. Okula girip dersleri durduruyorlar, öğretmenlere iş akitlerinin feshedildiği söyleniyor. Tüm bunlar küçük çocukların gözü önünde gerçekleşiyor. Çocukların hepsi paniklemişler, korkmuşlar. O günden beri kızım travma yaşıyor. Okula gitmek istemiyor. ‘Zeliş okula gitmen lazım’ dediğimizde, iki kulağını elleriyle kapatıyor, okula artık gitmek istemediğini söylüyor ve bağırıyor. Mamoste yok, teacher var.”

İzmir’de Kürt illerindeki yıkımı, Sur’u, Tahir Elçi’yi konuşmak

Uluslararası Af Örgütü'nün organizasyonunda İzmir’de Kürt illerindeki yıkım, Sur ve Tahir Elçi’yi konuştuk. Doğrusu İzmir’in beni şaşırttığını söylemeliyim. Beklemediğim kadar kalabalık bir dinleyici kitlesi toplanmıştı. Bölgede yaşananları yakından takip eden böylesine bir kitleyi görmek beni hem sevindirdi hem de geleceğe yönelik umutlandırdı.

Tahir Elçi’den önce, Tahir Elçi’den sonra…

Af Örgütü Türkiye ofisinden araştırmacı Andrew Gardner, Af Örgütü'nün Suriçi’nde yaptığı araştırmanın sonuçlarından bahsetti. Yaklaşık 40 bin kişinin göç ettiği tahmin edilen raporda, Sur’dan göç etmek zorunda kalan ailelerle görüşmelere de yer verilmiş. Gardner, ailelere ne zaman göç ettikleri sorulduğunda verilen cevabın “Tahir Elçiden önce” ya da “Tahir Elçiden sonra…” diye olduğunu belirtiyor. Tahir Elçi’nin gidişi belli ki Surlular ve Diyarbakırlılar için bir milada dönüşmüş durumda. Sur’dan bir kadının dediği gibi:
“O gitti, tufan oldu.”